UNUTTUM
Bulutların bazı zamanlar yere indiği yerden geliyorum.
Hatırlayışların değil unutuşların mutlu ettiği yerden geliyorum, son demde huzura ermek için çoğu şeyin unutulmuş gibi yapıldığı yerden. “Eh, yeter artık!” diyerek sırtındakilerin silkelenip atıldığı yerden… Ardına dönüp koşa koşa çocukluğa sığınılan yerden…
Gidişiyle boş kalan, ahşap kanatlı pencereden geliyorum. Dünyaya bakan gözüyken ardından eksik, kör kalan karanlık pencerenin önünden…
Önce çocuklarına bakardı o pencereden. Sonra gelinlerine, torunlarına hatta torunlarının çocuklarına… Yanağına dayadığı eliyle yorgun, gördüğünün çoğunu hatırlamayan başını desteklerken “Burada ömür geçirmedin ki sevmezsin tabii.” demişti. “Çocukların büyüyecek, onların burada oynadıkları günleri hatırlayacaksın, o zaman seveceksin burayı.”
Tükettiği ömrü unutur sonra onun geçtiği yeri severmiş insan.
“Ben o adamla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum.” demişti. Ama ya, yalnızken sessiz sessiz ağlayışı… Etrafta çocukları yokken sorduğum her şeye usul usul cevap verirdi oysa. İnler gibi iç çekerdi.
“Güzel bir kız değildim, evde kaldım diye korkardım. Bu da yakışıklıydı. Bir de namaz kılardı. Babam namaz kılan adamdan zarar gelmez, derdi. Nikâhımızın ilk haftası anladım, gözü beni görmez olmuştu. Bir zaman canıma tak etti, kayınvalidemin çocuklarıma bakacağını bilseydim hiç durmazdım. Babam çocuklarımı istemezdi. Babamın evine gitsem çocuklarımı başkası büyütecek, beni kocaya verecekler ben başkasının çocuklarını büyüteceğim.”
Kimseyi suçlamazdı ama “Herkes biliyormuş ama babama söylememişler”i tekrarlamaktan bıkmazdı. Kötünün üstünü örterdi hep incecik bir tülle bile olsa. Gün gibi aşikâr olsa da kendi dilinden duyurmazdı kimseye. O, göstermeyi reddedince -kendisi de dâhil- kimse bilmemiş olacaktı. Gerçekliği söylediklerinden ibaretti, değil mi ki rüya bile anlatmazsan çıkmazdı.
Babasının bir öfkeyle ateşlediği silahın beşiği delip geçerken ağabeyini ıskaladığını, hafif bir tebessümle anlatmıştı. “Hepimiz o beşikte büyüdük.” demişti. Babası öfkeliymiş çünkü gençmiş sonra hanımı kendisinden on beş yaş büyükmüş üstelik gencecik ölen ağabeyinin karısıymış. “Belki bir sevdiği de vardı babamın.” demişti, kim bilir delikanlı adam. Annesini de babasını da kocası ölünce gelinini baba evine göndermeyen babaannesini de aynı şefkatli kollarla sarmıştı, annesini anlatırken ağlamıştı ama. Kocası dövüp kapıyı çarpıp çıkınca “Seni büyüttüm ya, tekneye koyup yıkadım ya, der dövünürdü.” demişti. Onun dünyasında tüm kadınlar erkeklere pervane olmak, yandıkça sessiz sessiz ağlamak için vardı.
Herkesi bir arada tutma hırsı vardı. Bir tanesi az uzağa düşse hepsi kayıp gidiverecekti elinden, öyle zannederdi. Daraldım, deyip uzaklaşmaya kalkan olursa feryat edip diğer kardeşlerine şikâyet ederdi. Hepsi birbirine düşünce de geçinemiyorlar diye ağlardı.
Önce en sondakiler silindi hafızasından; en küçük torunlar, en yeni komşular, en yeni üzüntüler… Unuttukça tebessümü büyüdü. Ne bahçedeki işleri düşündü ne hayırsız evlatlarını. Sadece çocukluğunu anlatır oldu -topu topu on altı yıl sürmüştü oysaki- en son oraya sığındı, üstüne mutluluktan bir tavan çattı.
Pencereyi tam karşıdan gören yamaca –yeni ve sonsuz meskenine- bakarken kendimi düşünüyorum: Acaba, ben neleri unuttum?
Heyecan içindeki ilk gidişimi unuttum mesela. Kucaklanma, kabullenilme isteğimi unuttum. Görünmez, soğuk bir duvara çarptığımı unuttum. Sonradan geleni tanımadıkları gibi tanımaya da çalışmadıklarını unuttum. Herkesin içinde “herkes gibi sıradan birisin” dercesine bakışlarını unuttum. Herkes gibi olmanın beni üzeceğini yahut istenmeyen bir şey olduğunu bilmezdim üstelik. Aralarına sokulma gayretlerime sırtlarını dönerek cevap vermelerini unuttum. Kemiklerimi sızlatan rutubeti, kapının dışındaki çürük yaprak kokusunu, güneşi görünce bir koşu dışarı atılan yorganları, yatakları… Dönüp geldiğim o yerde, hiçbir yağmurdan sonra toprak kokmazdı bir de. Ben onu da unuttum.
Belki başkaları da vardı lakin dedim ya dönüp geldim, hatırlamak istediklerime sığınmak için.
Çocukluğum… Kayısı yedirdiğimiz kaplumbağalar, geceleri dik dik bakan baykuşlar, yağmur sonu bahçeye sere serpe yayılan kurbağalar… Hatta büyüdüğüm evin sokağından usul usul akıp giden çay, onun içinden toplayıp kavanozda seyrettiğimiz iribaşlar, bacaksızmış gibi kıvrak kıvrak koşan kirpiler… Kocaman kavanozların duvarlarında tembel tembel gezinen sülükler, sokağın başındaki toz kokulu kütüphane… Hemen şuracıktaki okulum, üzerinden yalnız geçmeye koktuğum köprü… Ulu çınarlar, palamutlar… Sansarlar ve atmacalar… Daldan dala atlayan sincaplar, yaygaracı kargalar, baharda gül kokularıyla bülbüller, akşamları çıkan serin rüzgâr ve aniden beliriveren dünyanın en güzel yerinde yaşıyorum duygusu…
Huzurluyum; mutluluğu, dünyamın bir pencereye sığacak kadar küçüldüğü vakte ertelemediğim için. Ve seviyorum orayı, yükümü indirdiğimden beri.