KUMRAL
Zaman o dakikada durmuş, kendisi bir buz küpü gibi kalakalmış dünya da ipinden kurtulmuş topaç misali fırlayıp yörüngesini terk edivermişti.
O donup kaldığı an, burgu gibi saplanıp kalmıştı işte zihnine çıkamıyordu oradan. Baktığı yerde onu görüyor, kulağına gelen her seste onu işitiyordu. Kirli fırçaların, kurumuş boyaların arasında onu arıyordu. Sabahları pencereyi açıyor içeri giren temiz havadan medet umuyordu. Kâğıtları oradan oraya kaldırıyor, ellerini saçlarının arasında gezdiriyor ama yok, olmuyordu.
Gözünün bebeği menekşeleri susuzluktan büzüşmüş, mutfak tezgâhında bardaklar birikmişti. Pencerenin karşısındaki duvar bir iki fırça değdirilip bırakılmış tuvallerle doluydu. Renk renk boya tüplerini döşemelere sıkıp yağlı boya kokularının ortasında hüngür hüngür ağlıyordu. Boynundan çıkarmadığı yanık turuncu fularının rengi bile solmuştu ona göre, gözlerinin gördüğüne o kadar güveniyordu. Çizmek istiyorum diye haykırıyordu duvarları yumruklayarak. Bense soruyordum ne çizmek istiyorsun, pişmanlıklarını mı yoksa hayıflandıklarını mı?
Doğrudur epeydir gitmemiştin onu görmeye, hasta olduğunu bile bile hem de. Uzaklığı bahane etmiştin kendine. Onun orada sağ olduğunu bilip özlemek kolayına gitmişti değil mi, o da beni özler dememiştin. Bu kayıtsızlığı çiz istersen tıpkı yüreğinin sıkıntısına benzer koyu mu koyu bir bordo olsun rengi. Dalga dalga açılsın, birbirinin üzerine katlansın bordolar.
Ya da bir çocuk çiz mesela. Kumral saçları hep gözlerinin üzerine düşsün. İpek gibi olsun saçları. O kadar güzel olsun ki çocuk, herkes kız zannetsin. Sinirlensin buna bizimki. Hem nazlı olsun biraz, yanında sesini yükseltmeye gelmesin, hemen gözleri doluversin. Herkesin biriciği olsun.
Sonra bir dedesi olsun çocuğun, çok sevsin dedesini. Hep uzakta olsun çocuk. Onun masallarını, kendisini salıncakta sallayışını özlesin. Her özlediğinde tuttursun, alıp yanına götürsünler. Dedesinin tavukları, keçileri, koyunları, çeşit çeşit meyve ağacı, türlü türlü sebzesi bir de horozu olsun. Yanında dedesi olmayınca çocuğu bahçeye almasın horoz, kabarıp üzerine yürüsün. Olsun, desin dedesi biz de beraber gireriz bahçeye. Tavuğun altından aldığı çiğ yumurtaları içirsin çocuğa. Dalından domates koparsınlar, domatesin mis kokusu saatlerce kaybolmasın parmaklarından. Şeker armudunun dalında buldukları tırtıla yaprak ikram etsinler. Koşturmaktan yorulunca koyunun sırtına bindirsin dedesi, kumral saçları hep gözlerinin üzerine düşen çocuğu. Senin şu saçları üç numara yapmak lazım ama baban kızar desin, kıkırdasınlar beraber. Kümesin kuytusunda kuluçkada yumurtalar olsun, üstlerinde ampul yansın gece gündüz yumurtaların. Çocuk niye diye sorsun dedesi anneleri gibi ısıtıyor yumurtaları desin. Çocuk beklesin, beklesin de tam uyuyakaldığında civcivler yumurtalarından çıksın, küssün hepsine birden ben sizi bekledim siz beni beklemediniz diye. Acıkınca haşlanmış yumurta yesinler, ekmeğin arasına küflü peynir koysunlar. Çocuk yutamasın kupkuru peyniri, dedesi yarısına kadar şeker doldurduğu bardakla çay getirsin. Bir de testisi olsun dedesinin suyu hep ondan içsin. Hafif hafif toprak koksun su, dedesinin elleri gibi. Gün geceye dönünce şiir ezberletsin dedesi gaz lambasının ılık aydınlığında, masal anlatsın devli, Keloğlanlı. Çocuk derin, huzurlu uykulara dalsın. Sabahları dedemin odasındayım diyerek sevinçle uyansın. Bahçedeki otları temizlerken uzaya çıkma hayalleri kursunlar. Anlatsın da anlatsın çocuk, çamurdan mekikler yapsın anlattıklarına benzer. Dedesi ben siparişi verdim yapıyorlar uzay mekiğini desin. Çocuk o kadar mutlu olsun o kadar çok gülsün ki dedesinin yığdığı otların üstüne yıkılsın. Kırpıştırdığı kirpiklerin arasından güneş ışığı girsin gözlerine. O andan sonraki tüm ışıkları, mutlulukları dedesinden geliyor bilsin. Uzun kirpiklerin arasından kumral çocuğun ruhuna sızan tatlı güneş ışığını da çiz mutlaka.
Aslında sen de biliyorsun boynundaki fuların gerçekten solmadığını. Bu çırpınmaların, kendini yerden yere vurmaların faydasızlığını... Gel gör ki kabul etmek zor değil mi? Kaybettiği evladının yavrusuna sarılıp ona annesizliği unutturan, seni mutluluktan mest eden dedeni değil sadece, nicedir ne yapsa beğenmediğin dedeni de hatırlaman lazım o zaman. Üstelik suçlayacak kimsen de kalmadı artık.
Baban istemezdi oraya gitmeni. Körpecik evladını bir ihtiyarla baş başa bırakmak içine sinmezdi. Ancak sen, içten içe bilirdin değil mi? Seni avutan var, ben ne olacağım, ben kimin kucağında ağlayacağım demek isterdi. Sen de kapıldın mı babanın rüzgârına büyüdükçe? Avunmamak için, iyileşip de kaldığın yerden devam etmemek için yüreğinden kaynayıp gelen her şeyi gömdün mü en derinlere? Fark edilmesin kırılganlığın diye sert, soğuk bakışlar oturttun mu güzel, kumral gözlerine?
Oysa hatırlamak istemiyorsun ama sadece gülüp eğlenmiyordunuz dedenle. Annenin, dedenin süt kokulu biricik bebeğinin, fotoğrafları seriliyordu bahçeye bakan sedirin üzerine. En çok annenin bebeklik fotoğraflarına bakarken ağlıyordunuz. Onun da kumraldı saçları, rüzgârda uçuşan ipekler gibiydi.
Yüreğiniz teskin olana kadar hıçkırırdınız. Senin için geçerdi bazen, dedenin inleyişleriyle hafifçe aralanırdı gözlerin. Uçsuz bucaksız bir huzur kaplardı içini. Kendi odandayken ayağına musallat olan ağırlıklar yoktu onun evinde, rüyalarında kuşlar gibi süzülürdün. Yüreğindeki yaranın irin bağlamasına fırsat vermezdi deden, konuştururdu seni. Annenin peynirli makarna yapışını anlatırdın mesela, kimseninki onun yaptığı gibi olmuyor der, ağlardın.
Deden gözleri kapalı, dudağının kenarında kırık bir tebessümle başını sallardı. Bilirdin ki ağladığın, üzüldüğün için kızmıyor sana. İnce ince kanardı yaralarınız, şeffaflaşıp gözlerinizden sızardı. Kupkuru parmaklarıyla hiç incitmeden silerdi deden önce seninkini sonra kendininkini. Büyüyünce fark ettin ki onun gözleri hala nemliydi seninkilerin aksine. Elini uzatıp da bu sefer ben kurulayayım demedin hiç, bunu da hatırlamak istemiyorsun değil mi?
Ona kızdığın zamanları hatırlamak istiyordun son zamanlarda. Ne avutulacak çocuk ne de avutan olmak istiyordun. Bir fotoğraf vermişti sana son gidişinde. Bunu yapıver bana demişti bol renkli olsun senin boyadıkların gibi. Burun kıvırıp almıştın, sergiden sonra belki diyerek. Neye sinirlenmiştin o kadar, ruhunun neresindeki kabuğu kaldırmıştı da bakmak bile istememiştin elindekine? Yoksa seneler geçince insanın anneye de anne gibi bağrına basan dedeye de ihtiyacı kalmaz mı zannetmiştin? Sen yok, deyince yok oluverir miydi kalbinin kırıkları? Yaşananları atlatıp önüne bakmak böyle mi olurdu, böyle katılaşarak?
Onu son görüşünde saçlarını kesmek lazım dediğinde de kızmıştın. Hâlbuki biliyordun o aranızda bir şakalaşma vesilesiydi. Yalvarsan da kıyamazdı senin annenin tıpkısı olan saçlarına. Sahi onu dünya gözüyle son kez gördüğünü bilseydin yine de kızar mıydın?
Hiç merak ettin mi dedemi kim avuttu diye? Yoksa içten içe biliyor muydun sana bir daha bir daha sarılmanın, yitirdiği yavrusunun kokusunu senin saçlarından içine çekmenin tek tesellisi olduğunu? Elbette biliyordun yoksa bu kadar acı çekmezdin, değil mi?
Acılarımızın asıl sebebi kayıplarımız değil pişmanlıklarımız, ihmallerimiz, kayıtsızlıklarımız. İkimiz de biliyoruz bunu. Acı çekmiyorsun, kendine öfkeleniyorsun faydasızlığını bile bile.
Her gün defalarca adımladığın sokağın köşesindeki meczubu hatırlıyorsun değil mi? Yapayalnızlığı gelip oturuyor yüreğinin kuytusuna. Hüzünlü, ürkek tebessümü içini titretiyor. Elini uzatıvermiyorsun yine de. Öfkene sımsıkı sarınıp uzaklaşıyorsun tıpkı dedene yaptığın gibi.
Sonra ne oluyor peki? Yapabilecekken sırtını dönüp gitmiş olmak kanatıyor yüreğini, ince ince sızmıyor lakin bu kez. Bir haykırışla kabarıyor ruhundan, bedenini fırlatıp atıyor duvarlara. Anladın artık değil mi çizmek, boyamak bu derdin dermanı değil. Bu kaçabileceğin bir dert değil. Önce renklerin solacak, farkındasın sen de. Sonra fırçan titreyecek.
Ben böyle söylenirken içli içli, kapı tok sesiyle kapandı. Merdivenleri üçer beşer inişini duydum. Dış kapı sarsıldı rüzgârda uçuşan kumral saçlarının ardından. Nefes nefese koşmasını izledim hayretle sokağın en uzak köşesine kadar. Şaşkın şaşkın durup önce, aniden dilenciye sarıldı sımsıkı.
Nasıl bırakıp gidebildi beni diye şaşırdım kendi kendime, demek ki ihtiyacı kalmadı dedim sonra. Anladım ki içindekileri boyamaya değil yaşamaya karar verdi. Dedesini ona son bir kez sarılamadan yitirdiyse bile yeryüzünde yalnızdan bol ne vardı, en yakından başlamalıydı. Gönül rahatlığıyla çekildim karanlık köşeme.