BİR UZUN HİKÂYE
“Modernliği üretememiş toplumlar ancak modernleşmeye çalışırlar.”
(Besim F. Dellaloğlu)
Bizimkisi bir modernleşme hikâyesi. Osmanlı’nın dini ve devleti korumayı vazife bilen bürokratlarıyla[1] başlayan uzun bir hikâye. Hedefi, artık mağlup edilemeyen Batı gibi olmak olan bir mağlubiyet hikâyesi aslında…
Sık sık birbirinin yerine kullanılan modernleşmek ile modern olmak[2] aynı şey değil kimilerine göre. Modernlik bir kendi kendine oluşu, bir süreci ifade ederken modernleşme, modern olana özenmeyi, faydalı görüp onu taklit etmeyi anlatmakta. Batı’nın hepimizin malumu olan deneyimi modernlik iken toplum olarak 1800’lerden beri bizim yaşadığımız deneyim ise modernleşme.
Biz bu deneyimin zorlayıcılığını Cumhuriyetle birlikte hissetmeye başladık. Büyüklerimizin bizzat yaşadığı bu dayatmayı -haydi zorlama diyelim- biz masal gibi dinledik. Türk müziği yayını yasaklandığı için dinlenen Arap radyolarını, yeter ki cemaatin ayağı kesilmesin diye fahri imamlık yapan dedelerimizi, minareleri kesilip saman deposu olarak kullanılan camileri, mecburen başlara geçirilen fötr şapkaların hikâyesini sadece dinledik. Hatta mallarına mülklerine el konulup sürgüne gönderilen Vanlı Kürtleri, okusun diye gönderilip dinsiz olup dönen genç öğretmenleri de dinledik. “Gâvur” olur korkusuyla ilkokula gönderilmeyen, sınavları dışarıdan verip nihayetinde doktor olan gençleri; askerde namaz kıldığı için dayak yiyenleri de… Bunlar hep anlatıldı hem de “Aman kuzum, başka yerde anlatma!” diye sıkı sıkı tembih edilerek.
Benim yaşıtlarım hep bir gariplik fark etti ama çoğunlukla buna bir isim koyamadı. Evde dizimizi kırıp yer sofrasında yemek yerken okulda yerde yemek yemenin zararları anlatıldı. Öğretmene itiraz etmememiz gerektiğini, durumu idare etmenin şart olduğunu içten içe sezdik. Aslında hep ikna edilmeye çalışıldık. İlkokul bitince imam hatibe gideceğini ağzından kaçıranların velileri okula çağrıldı. Çocuğun ne kadar zeki olduğu, yazık edilmemesi gerektiği derin bir teessürle ifade edildi. Nuh deyip peygamber demeyen baba gidince “Baban gibi eğitimli biri bunu nasıl yapar?” sorusuna “Öğretmenim, benim babam da imam hatip mezunu.” denilemedi.
Biz hep ikna edilmeye çalışıldık. Ailemiz gibi yaşamaya devam edersek memleketin de böyle kalmaya devam edeceğine, iyi insan olmanın bazı şeylerden daha mühim olduğuna, zaman değişince bazı şeylerin de eskisi gibi olamayacağına, padişahların ya deli ya da kötü niyetli olduğuna, en iyi yönetim şeklinin cumhuriyet olduğuna -demokrasi değil-inandırılmaya çalışıldık. “Hep onun dediği olacaksa cumhurbaşkanının padişahtan farkı ne?” diye soramadık. Evren Paşa’nın “Allah örtmenizi isteseydi, başınızda saç yaratır mıydı.” ya da “O zaman bal da yemesinler, o da arının necasetidir.” sözlerine sadece teneffüslerde, öğretmene hissettirmeden güldük. Hep ikna edilmeye çalışıldık, biz de hep ikna olmuş gibi davrandık. İstiklal Mahkemelerinin korkusu dedelerimizden babalarımıza sirayet etmişti. Biz de onlar daha fazla korkmasın diye hep sustuk.
Aslında bir sürü gibi güdülmeye çalışılıyorduk. Mecburi bir istikamet vardı, oraya gidecektik. Bizim daha fazlasına aklımız ermezdi. Bizi yönetenler elbette bizden daha iyi bilecekti.
Çocukluğumuzda akrabalar bir araya gelince Menderes’e ağıtlar yakılırdı sık sık. Ne kadar dindar olduğu, bir kandil gecesi cami cami dolaştığı anlatılırdı. Gözler yere sabitlenir, iç çekilirdi. İstanbul’u nasıl yıktığından ya da o opera sanatçısından hiç bahsedilmezdi. Oğlunun adını “Fatin” koymak isteyen amcaoğlunun memuru ancak “Fatih” e ikna edebildiği anlatılırdı. İsmet Paşa’nın ölümünü duyunca heyecanla şükür secdesine kapanıp alt komşuların deprem oluyor diye ödünü koparan büyük dede rahmetle hatırlanırdı. Söylenen ilahiler dışarıdan duyulmasın diye pencereler battaniyelerle kapatılırdı. Ertesi gün “ Ana gıy, sizinkiler gine mi höykürdü?” diyen komşu teyzeye münasebetsiz diye cevap verilmezdi.
Büyüklerimizin Özal’ı neden bu kadar çok sevdiklerini bilmezdik ama o başbakan olmadan önce babamız akşam gecikince annemizin sararan yüzünü, perdenin kenarından sokağı endişeyle kontrol edişini hatırlardık. Ya da “Abla dünür geldi, sizde iki kaşık kahve var mı?” diye kapıya gelen komşu kızını… Büyüklerin asker görünce çatılan kaşlarını fark ederdik.
Sonra eskiden para vardı ama alacak hiçbir şey yoktu, şimdi her şey bol para yok, serzenişleri başladı. Cebinden kocaman bir “Mark” çıkarıp eskiden bununla yakalansaydım tutuklanırdım diyen amcaları hayretle seyrettik.
O geldiğinden beri devletin kaynakları sadece belli insanlar için seferber edilmiyor, çalışan herkes kazanıyor; dindarlar ya da her şeyi bilen, herkesin babası olduğunu iddia eden devletin istediği gibi olmayı reddedenler de zenginleşiyordu. Diğer taraftan Özal, modern bir ülkede devletin artık baba gibi görülemeyeceğini çünkü baba gibi görülenin bir gün eline sopa alıp bizi dövebileceğini, bizim de bir şey diyemeyeceğimizi söylüyordu.[3]
Benim çocuk olduğum dönemlerde dindar olmakla geçmişi reddetmemek iç içe geçmişti. Devlet tam tersini makbul saydığından; millet de bu çatık kaşlı, üst perdeden konuşan devletten hoşnut olmadığından din, bir hasret mevzusuydu. Yeni düzene adapte olmak, geçmişini ve geleneğini reddetmek istemeyenler dine sarılıyordu.[4] Rahmetli dedeciğime göre Cemil Meriç de dindardı, Peyami Safa da. Cemil Meriç’in vefat haberini duyduğunda “Babam öldüğünde de ancak bu kadar üzülmüştüm.” dediğini bizzat işitmiştim. Osmanlı’dan beri toplumun birleştirici unsuru olan din, Milli Mücadele döneminde milliyetçilikle yer değiştirilmek istenmişti.[5] Yeni bir siyasi düzen kurulmuş, bu yeni düzenin sözcüleri de ordu, bürokrasi ve eğitimciler olmuştu. Bu sözcülerin sahip olduğu pozitivist laiklik anlayışı dini ve din adına konuşanları saf dışı etmişti.[6] Özal, devletin istediği gibi değil de kendi istediği gibi olmak isteyen halkın zaferiydi.
Özal’a hep “Müslüman adam” diyerek dua edilirdi. Küskün oldukları devletin başında kendileri gibi biri vardı. Şakır şakır İngilizce konuşuyor, bilgisayar kullanıyordu. Üstelik dini bir tarikata mensup olduğunu saklamıyordu. Darbenin hemen arkasından darbecilere rağmen seçilmişti. Dindarım diyenlerin, geçmişin hep kötü olmadığını düşünenlerin kendine güveni gelmeye başlamıştı.
İnsanlar çocuklarını okula göndermek istemiyor veya eğitim süresini en asgaride tutmaya çalışıyordu. Yavrularının devletin gönlüne göre şekillendirilmesinden korkuyorlardı. Bunun istisnası zaruretten açılan fakat arzu edilmeyen derecede çok talep gören İmam Hatiplerdi. Çoğu baba, “Okursa İmam Hatip, okumazsa yok!” düşüncesindeydi. Fakat bu okullar talebi karşılayacak sayıda değildi. Sınavla öğrenci alıyorlardı, üstelik başvuranların çok az bir kısmını. Yeni okullar açılamıyordu çünkü bir belediye sınırları içerisinde ancak bir İmam Hatip Lisesi açılabiliyordu. Tabii ki hiç kimsenin isteği çocuğunun illa imam ya da hatip olması değildi. Zaten bu okullardan mezun olanlar üniversitelerin istedikleri bölümlerine devam edebiliyorlardı.[7] Özal’la birlikte ekonomide söz sahibi olmaya başlayan, artık sadece devlet tarafından dönüştürülen değil yönetimi de dönüştürmeye başlayan halk, devletten talepte bulunacak cesareti kendisinde buluyordu. Büyüdüğüm şehirde çocuğunu İmam Hatip Lisesinde okutmak isteyen veliler birleşmiş, valiliğe yürümüştü. Üstelik istedikleri de olmuş, talepte bulunan her öğrencinin kaydı bu okullara yapılmıştı. Demek ki sesini yükseltince oluyormuş, sözlerinin tebessümler eşliğinde dudaklardan döküldüğünü hatırlıyorum.
Bu okullardan mezun olanların hükümet yöneteceği günleri henüz kimse hayal etmiyordu. Ancak kazanılan ekonomik güç ve özgüvenle yönetimde söz sahibi olması istenenler destekleniyordu. Desteklenen siyasi partiler, açılan okullar, vakıflar ve derneklerle artık çevre merkezi dönüştürüyordu.[8] Tabii ki farkında olmadan kendisi de dönüşerek.[9] Özellikle kendisini gizlemesi mümkün olmayan dindar kadınların kamuya çıkmasıyla “makbul” olmayan vatandaşın görünürlüğü artıyordu. Devletin “makbul” olmayan bu vatandaşlarının artık kendi gazetesi, radyosu, televizyonu vardı[10] ve selameti askeri darbelerle sağlanan modernleşme projesi için tehdit oluşturuyorlardı.[11] İmam ve hatip yetiştirsin diye açılan liselerden mezun olanlar üniversitelerin her bölümüne yerleşiyor, genç kızlar yükseköğrenim görmüş olmalarına rağmen başlarındaki örtüyü çıkarmayı düşünmüyor, üstelik anneleri gibi de örtünmüyorlardı. Başını neden annen gibi bağlamıyorsun diyen dekana “Benim annem örtülü değil ki.” cevabını verebiliyorlardı. 28 Şubatla kamusal alanda Kemalizm lehine düzenlemeler yapıp bu cürete haddini bildirmek hedeflenmişti.[12]
Ortalıkta görünmenin, istediği yere girip çıkmanın hatta istediği okulda okumanın haddi aşmak olduğunu düşünmeyen nâmakbul vatandaş şaşkındı. En şaşkınlarından biri de sanırım büyük dayımdı. Önce İmam Hatip lisesini bitirmiş, dışarıdan sınav vererek düz lise diploması almış, sonrasında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun olmuş, –şartlar değil, tamamen kendi isteğiyle- Kocamustafapaşa’da imamlık yapan, üç çocuğu ve hanımıyla mutlu mesut yaşayan dayım şaşkındı. Kendisi kadar şaşkın olan kuzgun siyahı sakalı titrerken “Her şey bitti sanmıştım, Müslümanlar istediği gibi yaşayacak sanmıştım.” diyordu.
Biz şaşkın değildik. Sanırım büyüklerimiz kadar masum değildik. Biz o zamanlar üniversite öğrencisiydik. Kaldığımız yurdun yönetimine hissettirmeden –ve tabii ailemize- Loreena McKennitt dinliyorduk. Hafta sonları kaçıp kaçıp meşhur Haldun Taner sahnesinde oyun seyrediyorduk. Saçları sarı boyalı teyzelerin, bembeyaz top sakallı dedelerin “cık cık”larını hiç duymuyorduk. Bir Ermeni teyzeler tebessümle seyrediyordu bizi. “Benim Adım Kırmızı”yı okuyoruz diye ayıplanıyorduk. Okumaya utanmıyorsun, bir de elinde gezdiriyorsun, diye kızıyordu bazı arkadaşlarımız. “Eşkıya” yı yurdun yakınındaki sinemada seyredince enselenmiş, bir araba laf işitmiştik. “Yüzüklerin Efendisi” daha o zamanlar popülerdi. Dayımın oğlu okurken annesine yakalanmış elebaşının ben olduğum ortaya çıkınca içeriğini hatırlamadığım uzun bir nutuğu dinler gibi yapmıştık. Hatta biz bazı utanmazlar “Şeytanın Avukatı”nı bile seyretmiştik de onu kimseciklere söyleyememiştik. Sanırım bu sefer utanmıştık. Biz hep ikna edilmeye çalışılan apolitik nesil ne devlet babanın istediği gibi olabilmiştik ne de özbeöz babamızın istediği gibi. Zorla modernleştirilmeye çalışılanların evlatları galiba modernliği keşfetmişti, farkında olmadan ne olduğunu bilmeden. Ama devlet babanın istediği şekilde değilse bu dahi suçtu.
Yine ikna çabaları başlamıştı. Bizim gibi “modern” genç kızların bu kılıkta gezmesi düşünülemezdi. O zamanlar ne Popper’ı duymuştum ne “tarihsiciliği”. Nereden bilirdim aydınlanınca dinsel ve ailesel bağlardan kurtulup pozitivizmin müridi olacağımızı zannettiklerini. Gözümüzün bebeği Ülkü Hocamız toplamıştı bizi. “Anneleriniz gibi mi olmak istiyorsunuz?” demişti. “Ömrünüz boyunca kuru fasulye mi pişireceksiniz.” İnsaf hocam, demiştik. Biz son sınıfız, kıymayın bize. Bizimle beraber o da ağlamıştı. Odadan çıkarken sıkı sıkı sarılmıştı hepimize, alınlarımızdan öpmüştü.
Rahşan Hoca sınıfın kapısına kadar gelip çağırmıştı, bu sefer bir tek beni. Belki iki saat kaldım odasında. “Yapma gözünü seveyim, kadromu aldım danışmanın ben olacağım.” dedi nafile. Ne bırakıp gidiyor ne de istediklerini yapıyorduk. Otobüslere binemez, sokaklarda yürüyemez olmuştuk. Arkamızdan öfkeyle bağıranlar kocaman insanlardı. Panzerlerin arasından geçerek okula giriyorduk.
Kimimiz nişanlıydık. Ben seninle öğretmen olacaksın diye evlenmek istemiştim diye ortada bırakıldık. Kimimizin babası namustan, imandan bahsederek “Çabuk dön, okumak lazım değil!” diyerek telefonda kükrüyordu. Annelerimiz ağlıyordu. Onlara göre bu dünya erkeklerin dünyasıydı. Onlar konuşur, kadınlar susardı. Ama biz annelerimiz gibi değildik. Okulu da bırakmadık, memlekete de dönmedik, devletin istediği gibi modern görünüşlü genç kızlar da olmadık. Bölüm başkanı kendisini feda etti. Biz mezun olduk, o da emekli oldu. Alnı secdeye hiç değmemişti. Gözlerimizin içine şefkatle bakan; namazlı abdestli babalarımız, ağabeylerimiz, nişanlılarımız değil o olmuştu.
Sonra ne mi oldu? Evlendik, çoluk çocuğa karıştık. Mezun olduğumuz okullara bir daha hiç gitmedik. Diplomalarımızı vekâletnameyle başkalarına aldırdık. Kimimiz gönlüne küstü evinde oturdu, içindeki öfkeyi bastırmaya çalıştı. Kimimiz inat etti mesleğini yaptı. Okulun dışarıda başını örten tek öğretmeni olduğu için hep bahçe nöbeti yazıldı kendisine. Jandarma minibüsü her gün gelip kontrol etti, kılık kıyafet yönetmeliğine uyuyor mu, diye. Milli Eğitim Müdürü geldiğinde koca okulda bir tek onun dersine girdi. Kaymakam, bu hoca hanım sevkini gelip benden alacak, diye okul müdürünü tembihledi.
Zaman geldi geçti yönetilenler değiştiği için yönetenler de değişti. Bir türlü makbul olamayan vatandaş artık demokrasi hasretini dindirmek istiyordu. Kendisiyle aynı dili konuşan, aynı duyguyu paylaşan liderleri seçme hakkıydı onun gözünde demokrasi.[13] Seçtiğinin arkasında duracak gücü vardı artık. Astığınıza, zehirlediğinize sahip çıkamadık; bunu yedirtmeyiz, diyebiliyordu.
Devletin bir türlü modernleştiremediği halk modernlik iddiasındaydı. Başındaki örtüyle utanmadan tiyatroya gidiyor, son model arabalara binmeye cüret ediyordu. Bir takım endişeliler vardı. Senaryoya uymayan oyuncular modernleşme sevdalılarını tedirgin ediyordu. Onlar böyle tahmin etmemişlerdi. Siyasal modernleşme ile sosyal modernlik çatışıyordu.[14]
Herkes mutlu sonla biten hikâyeleri sever. Az önce bu satırları okuyan kızım “Gerçekten böyle miydi?” diye sordu. Ben görür müyüm bilemem ama umarın kızım görür ve benim burada yarım bıraktığım hikâyeyi mutlu sonla bitirir. Çünkü bu hikâyede anlatılanlar tamamen gerçektir. Gerçek olaylar ve kişilerle olan benzerlikler rastlantı değildir.
Bu; modernleştirme niyetiyle başlayan ama modernlikle neticelendirilmek istenen bir uzun hikâyedir.
Aralık/2013
[1] Şerif Mardin; Türkiye’de Din ve Siyaset, İletişim, 2012, s. 115
[2] Besim F. Dellaloğlu; Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi, Ufuk, 2013, s.159
[3] Caner Taslaman; Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam, İstanbul, 2011, s. 170
[4] Ahmet N. Yücekök; Siyasetin Toplumsal Tabanı, A.Ü.S.B.F. 1987, s. 179
[5] Kemal H. Karpat; Kısa Türkiye Tarihi: 1800-2012, Timaş, 2013, s. 228
[6] Kemal H. Karpat; Kısa Türkiye Tarihi: 1800-2012, s. 229
[7] Caner Taslaman; Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam, s.221
[8] Caner Taslaman; Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam, s. 229
[9] Caner Taslaman; Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam, s. 194
[10] Caner Taslaman; Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam, s. 190-209
[11] Besim F. Dellaloğlu; Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi, s. 160
[12] Caner Taslaman; Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam, s. 252
[13] Kemal H. Karpat; Kısa Türkiye Tarihi: 1800-2012, s. 230
[14] Besim F. Dellaloğlu; Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi, s. 175
KAYNAKÇA
DELLALOĞLU, Besim F. (2013). “Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi”. İstanbul: Ufuk Yayınları
KARPAT, Kemal H. (2013). “Kısa Türkiye Tarihi 1800-2012”. İstanbul: Timaş Yayınları
MARDİN, Şerif (2012). “Türkiye’de Din ve Siyaset: Makaleler 3”. İstanbul: İletişim Yayınları
TASLAMAN, Caner (2011). “Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam”. İstanbul: İstanbul Yayınları
YÜCEKÖK, Ahmet N. (1987). “Siyasetin Toplumsal Tabanı”. Ankara: A.Ü.S.B.F. Yayınları